Blog

Teknoloji Blog

Yapay Zeka Fikrinin Gerçeğe Dönüşmesi

Yapay zekanın tarihi, filozofların yapay varlıkların, mekanik insanların ve diğer otomatların var olduğu veya bir şekilde var olabileceği fikri üzerinde kafa yorduğu antik çağa kadar uzanır.

İlk düşünürler sayesinde, yapay zeka 1700’ler ve sonrasında giderek daha somut hale geldi. Filozoflar, insan düşüncesinin nasıl yapay olarak mekanize edilebileceğini ve insan olmayan akıllı makineler tarafından manipüle edilebileceğini düşündüler. Yapay zekaya ilgiyi artıran düşünce süreçleri, klasik filozoflar, matematikçiler ve mantıkçılar sembollerin (mekanik olarak) manipülasyonunu düşündüklerinde ortaya çıktı ve sonunda 1940’larda programlanabilir dijital bilgisayarın, Atanasoff Berry Computer’ın (ABC) icadına yol açtı. Bu özel buluş, bilim adamlarına bir “elektronik beyin” veya yapay olarak zeki bir varlık yaratma fikriyle ilerlemeleri için ilham verdi.

Bugün sahip olduğumuz alanın anlaşılmasına yardımcı olan yapay zekadaki simgelerden yaklaşık on yıl geçti. Diğer şeylerin yanı sıra bir matematikçi olan Alan Turing, bir makinenin insan eylemlerini insan davranışından ayırt edilemez bir dereceye kadar tekrarlama yeteneğini ölçen bir test önerdi. Bu on yılın ilerleyen saatlerinde, yapay zeka araştırmaları alanı, 1950’lerin ortalarında Dartmouth Koleji’nde bir yaz konferansı sırasında, bilgisayar ve bilişsel bilim adamı John McCarthy’nin “yapay zeka” terimini kullandığı yerde kuruldu.

1950’lerden itibaren, birçok bilim adamı, programcı, mantıkçı ve teorisyen, bir bütün olarak modern yapay zeka anlayışını sağlamlaştırmaya yardımcı oldu. Her yeni on yılda, insanların yapay zeka alanındaki temel bilgilerini ve tarihsel ilerlemelerin yapay zekayı nasıl erişilemez bir fanteziden şimdiki ve gelecek nesiller için somut bir gerçekliğe fırlattığını gösteren yenilikler ve bulgular geldi.

M.Ö. 400’lü yıllardan 17. Yüzyılın sonlarına kadar birçok matematikçi, ilahiyatçı, filozof, profesör ve yazar; mekanik teknikler, hesap makineleri ve sayısal sistemler hakkında derin düşüncelere daldılar ve bunların hepsi sonunda insan olmayan varlıklarda mekanize “insan” düşüncesi kavramına yol açtı.

1700’lerin başlarında bilgisayarlara benzer her şeyi bilen makinelerin tasvirleri, popüler literatürde daha geniş bir şekilde tartışıldı. Jonathan Swift’in “Gulliver’in Gezileri” adlı romanı, günümüz teknolojisine, özellikle de bir bilgisayara yapılan en eski referanslardan biri olan motor adı verilen bir cihazdan bahsetti. Bu cihazın amaçlanan amacı, bilgi ve mekanik işlemleri, en az yetenekli kişinin bile yetenekli görüneceği bir noktaya kadar geliştirmekti – hepsi de insan olmayan bir zihnin (yapay zekayı taklit eden) yardımı ve bilgisi ile. 1872’de de Samuel Butler’ın “Erewhon” adlı romanında gelecekte makinelerin bilinç sahibi olacağından bahsetti.

1900’ler geldiğinde ise yapay zekadaki inovasyon hızla büyümeye başladı.

1921’de Karel Čapek isimli Çek yazarın “Rossum’un Evrensel Robotları” adındaki bilimkurgu tiyatro oyunu yayınlandı. Oyun, “robot” olarak adlandırılan fabrika yapımı yapay insanlar kavramını sorguladı. “Robot” kelimesinin ilk kullanımı olarak da bilinen bu oyun sayesinde insanlar robot fikrini alıp araştırmalarına, sanatlarına ve keşiflerine uyguladılar.

1927 senesinde çıkan, Fritz Lang’ın yönettiği bilimkurgu filmi Metropolis, fiziksel olarak benzerliğini aldığı insan benzerinden ayırt edilemeyen robotik bir kadına sahipti. Yapay zekaya sahip robot kadın daha sonra kasabaya saldırıp fütürist bir Berlin’e zarar veriyor. Bu film, bir robotun ekrandaki ilk tasviri olması ve dolayısıyla Star Wars’daki C-P30 gibi diğer ünlü insan olmayan karakterlere ilham vermesi açısından önem taşıyor.

1929’da Japon biyolog Makoto Nishimura, Japonya’nın ilk robotu olan Gakutensoku’yu yarattı. Gakutensoku ismi “doğa yasalarından öğrenmek” anlamına geliyor. Başını ve ellerini hareket ettirebilen robot aynı zamanda bazı basit mimiklere sahipti.

1939’da ise yapay zekanın gelişimi için en önemli adımlardan biri atıldı. John Vincent Atanasoff lisansüstü öğrenci asistanı Clifford Berry ile birlikte, Iowa Eyalet Üniversitesi’nde 650 dolar hibe ile Atanasoff-Berry Bilgisayarını (ABC) yarattı. ABC 317 kilogramın üzerindeydi ve 29’a kadar eşzamanlı doğrusal denklemi çözebiliyordu.

Bilgisayar bilimcisi Edmund Berkeley’in 1949’da yayınlanan “Dev Beyinler: Veya Düşünen Makineler” adlı kitabı, makinelerin giderek büyük miktarda bilgiyi hız ve beceriyle işleme yeteneğine sahip olduğunu kaydetti. “Et ve sinirler yerine donanım ve telden” yapılmış olan makineleri insan beynine benzetmeye devam etti, makine yeteneğini insan zihnininkiyle tanımladı ve bu nedenle bir makinenin düşünebileceğini belirtti.

1950’ler yapay zekanın gelişimi için çok önemli temellerin atıldığı bir dönem oldu. Bilgi teorisinin babası kabul edilen Claude Shannon, satranç oynayan bir bilgisayar programının gelişimini tartışan ilk makale olan “Satranç Oynamak için Bilgisayar Programlamak”ı yayınladı. Kısa bir süre sonra Alan Turing makinelerin düşünüp düşünemeyeceğini sorgulayan bir soru olan taklit oyunu fikrini öneren “Bilgisayar Makineleri ve İstihbarat”ı yayınladı. Bu öneri sonrasında bir popüler kültür öğesinde kullanımı ile de uzun uzun bahsetmek istediğim, makine (yapay) zekasını ölçen Turing Testi oldu. Turing’in düşüncesi, bir makinenin insan gibi düşünme yeteneğini test etti. Turing Tersti makinelerde zeka, bilinç ve yeteneği tartışan yapay zeka felsefesinde önemli bir bileşen haline geldi.

1952 senesinde ilse Arthur Samuel, kendi kendine dama oynamayı öğrenen bir yazılım geliştirdi. Makine öğrenmesinin ilk örneği olan bu yazılım yapay zekanın ötesinde çok daha önemli gelişmelere yol açacaktı. 1959’da Samuel, bir bilgisayarın, programını yazan insandan daha iyi satranç oynamak için programlanmasından bahsederken de “makine öğrenimi” terimini ilk defa kullanan insan oldu.

Yapay zeka ve makine öğrenmesinin tarihine ve gelişmelerine dair blog yazılarımızın devamı için sosyal medya hesaplarımızı takip etmeyi unutmayın.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir